Münib Engin Noyan (d. 1953 İstanbul) Türk tiyatrocu.

İstanbul Alman Lisesi ve Viyana Üniversitesi Felsefe Fakültesi Tiyatrobilimi Enstitüsünde eğitim gördü. Türkiye'ye döndükten sonra bir müddet İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yönetmen ve dramaturg olarak çalıştı. Bir dönem Avrupa'nın çeşitli yörelerinde örneğin Fransa'nın güneydoğu şehir ve kasabalarında eşi ile birlikte çok başarılı yahudi tiplemeleri yapmaktaydı.halk deyim i ile bir vakit önce "hidayete erdi" ve şimdilerde yurtiçinde ve yurtdışında konferanslar veriyor dini sohbetlere katılıyor ilahiler seslendiriyordu.

Eskilerin deyişiyle “Her sakallıyı babası sanan” bâzı câhil yani kendini/lisânını/medeniyetini ve de tarihini bilmez ehl-i fitne taifesinden birtakım edebsizler fakîre her zaman iftihar ve şerefle taşıdığı “Noyan” soyadından hareket ederek Ermeni/Gayr-i Müslîm menşeli yakıştırmasında bulunmaktadırlar. “Noyan” aslında Moğolca bir kelimedir ve kökü Çinceye dayanmaktadır. Moğollarda “Yüzbaşı binbaşı ve tümenbaşı rütbesi ırsî idi: bu rütbede bulunanlar umumî bir unvan olan NOYAN yani BEĞ SENYÖR ASKERÎ SENYÖR adını alıyorlardı; malûm olduğu üzere Çinden gelme olan bu ünvanı çok eski zamanlardan beri bozkır aristokrasisinin mümessilleri taşıyordu. Moğol imparatorluğu devrinde bu ünvanı şehzadeler de taşıyordu. Meselâ Tuluy’a YEKE NOYAN – BÜYÜK NOYAN adı veriliyordu.” (B.Y. Vladimirtsov: “MOĞOLLARIN İÇTİMAÎ TEŞKİLÂTI”. Çev.: Abdulkadir İnan/Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara 1995/s.157). Daha sonra Anadolu Beylikleri döneminde bu şerefli “Noyan” sıfatı muhtelif kaynaklardan edindiğim bilgilere göre kendi ordularıyla fütühata giden ama eğer fetih müyesser olursa geri dönmeyip fethettikleri topraklara oraları hem yönetmek hem de İslâmî mânâda irşâd etmek üzere yerleşenlere verilmiştir. Dolayısıyla “Noyan” adını taşıyan hiçbir Ermeni ya da başka soydan Gayr-i Müslim yoktur/olmamıştır/olamaz. Kaldı ki Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle hidâyetiyle şereflenip Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz etmiş bir kimse artık yalnızca Müslümandır – onda soy-sop ırk kavmî mensûbiyyet artık asla aranmayacağı/aranamayacağı gibi câhiliyesini de yüzüne vurmak mutlaka tevbe etmeyi ve hak helâlliği almayı gerektiren haram derecesinde ağır bir günahtır! İftirâdan ise hiç söz etmemeyi daha uygun buluyorum! Yine birtakım kendini bilmez edebsizler fakîr hakkında “Sabetaycılık” fitnesini çıkartmışlar kendilerine “bilim adamı” sıfatı yakıştırılmış birtakım başka câhiller de bu fitneyi hiç araştırma gereği duymadan “bilimsel bir veri” olarak kitaplarına almışlardır. Yeri gelmişken bu husûsa da bir açıklık getireyim: Malûm Yahudîlik/Mûsevîlik gibi Sabataycılık da soy bağı gerektirir; bir başka deyişle sonradan yapılan bir tercihle Sabataycı olunmaz/olunamaz. Daha evvel de bildirdiğim üzere ana soyum Afyon/Emirdağı’na baba soyum ise Karamanoğlu Beyliği üzerinden Kosova/Prizren’e dayanır. Dönmeliğin/Sabetaycılığın çıkış yeri ve merkezi olan Selânik şehri ve mücâvir sahasıyla her iki ailenin de hiçbir bağlantısı olmamıştır. Her iki aileye alınan gelinler arasında da hiçbir Dönme/Sabetaycı yoktur. Anne tarafımda yegâne Gayr-i Müslim 1927 yılında Türkiye’ye Almanya’dan gelen ilk gelinlerden biri olan rahmetli anneannem Âdile Hâlid Erman hanımefendidir ki o da Hristiyanlığın Protestan mezhebine tâbi idi. Ancak rahmetli anneannem bizzât annemin ve rahmetli komşumuz Fethi beyefendinin şahâdetiyle son nefesini Müslime olarak vermiş dolayısıyla İslâm’a uygun şekilde bir Müslüman kabristanına defnedilmiştir. Ben rahmetli anneannemin vefatı esnâsında henüz küçük bir çocuk olduğum için öncelikle bir Müslüman olarak muhtereme annemin ve rahmetli Fethi beyamcamın sözlerine itibar etmek durumundayım - Allahu ‘alem! O halde bu iğrenç “fitne” nereden çıkıyor? Hayatımın ne yazık ki büyük bir bölümünü kapsayan câhiliye dönemimde bir süre bilindiği üzere çalgıcılık yaptım; ekmeğimi ve bir nebze tanınmışlığımı o yolla kazandım. Istanbul’un azınlık kültürleri öncelikle müzikleri/şarkıları açısından o zamanki merak saham içinde önemli bir yer tutuyordu. Bu merak bende Türkiye’de yaşayan Mûsevîlerin anadil olarak konuştukları onbeşinci asır İspanyolcasının tâbir câizse nevi şahsına münhasır bir şekli olan Ladino üzerine doktora çalışması yapan lisâniyâtçı bir arkadaşım vesilesiyle uyanmıştı. Hakikaten çok şaşırtıcı özellikler ve güzelliklerle doludur Ladino Müziği. Açıkçası pek sevdim o müziği -hâlâ da severim- ve konserlerimde icra etmeye başladım. O yıllarda Istanbul’da bugünkü deyişle “kamuya açık alan”da bu müziği icra eden hiç kimse yoktu. İster istemez Mûsevî cemaatinin dikkatini çektim. Aramızda câhiliyenin tâbir câizse “tipik bir tezâhürü” olarak yakın ve güzel dostluklar kuruldu. Kanaatimce Dönme/Sabetaycı yaftasıyla yaftalanmama Mûsevî cemaatiyle bu yakınlaşmamın dışa özellikle de bugün Müslüman kardeşlerim olarak hitap etmekle şeref duyduğum kesime yansıması yol açmıştır: nüfus kâğıdı itibariyle Müslüman olan bir kimsenin Mûsevî cemaatiyle bu kadar “içli dışlı”(!) olması ancak o kimsenin Dönme/Sabatayist olmasıyla mantıklı bir şekilde açıklanabilirdi! O yıllarda yanılmıyorsam Fehmi Koru beyefendi bu meâlde bir yazı yazmıştı ZAMAN gazetesinde o zamanki eşim Eser Noyan hanımefendi ve benim hakkımda. Yine zihnim beni yanıltmıyorsa o zamanki eşim Eser Noyan hanımefendi Mûsevî cemaatinin bir gazetesinde hakîkaten de maksadını aşan bir ifâde kullanmıştı ya da o yazıya öyle yansımıştı. Sanıyorum ki “dananın kuyruğunun koptuğu yer” o şimdi tam hatırlayamadığım ifâdelerdir. Elbette ki burada bu husûsu belirtmekle o zamanki eşim Eser Noyan hanımefendiyi suçlamak ya da küçük düşürmek gibi bir niyetim yok olamaz da. Burada gözönünde bulundurulması gereken en önemli mes’ele sarfedilen sözlerin ortaya konan tavırların bir insanın câhiliyesiyle doğrudan bağlantılı oluşudur. O zaman yine câhiliye gereği bu yazıya pek fazla aldırmamış hatta hiç önem vermemiştim. Yine kanaatim odur ki daha sonra muhterem Mehmed Şevket Eygi beyefendiyi benim bir Dönme/Sabetaycı olduğuma inandırıp bunu birkaç yazısıyla “ifşâ etmeye”(!) sevkeden de Fehmi Koru beyefendinin o zaman câhiliye vurdumduymazlığı içinde değil tekzîb etmek tekzîbe değer dahi görmediğim o yazısı olmuştur. İşin hazin tarafı özellikle sevdiğim ve saygı duyduğum bir kişi olan muhterem Mehmed Şevket Eygi beyefendinin “âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” ilkesi gereği hayatının her ânını mubârek Kur’ân’a ve Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın celle celâluhu dîni İslâm’a karınca kararınca hizmet etme/edebilme yolunda yaşamaya çalışan bu fakîre bu yakıştırmanın doğru olup olmadığını sorma nezaketini dahi göstermeden hakkımdaki sui zanna ve iftirâya kendisini okuyan ve beyânlarına kıymet veren nice Müslüman kardeşimi de ortak etmiş olmasıdır. Üstelik bu yazılarından birini de fakîr mubârek Haccdayken kaleme almış ve yayımlamıştır. Ben kendisine benden hâlâ böyle bir talebde bulunmamış hatta nezâketen bir özür dahi dilememiş olsa bile hakkımı helâl ettim! Evet muhterem Mehmed Şevket Eygi beyefendiye sebebiyet verdiği “fitne”yi en münâsib yani Mü’min bir Müslümâna yaraşır en güzel ve doğru şekilde telâfi etmesi en azından hakkımdaki hakîkatin apaçık bilinmesini sağlaması için her yolu deneyerek yaptığım bütün başvurular ne yazık ki bugüne kadar netice vermedi. Hangi amaç ve niyetle yapıldığı bilinmez rastgele bir “spekülasyon”un ilmî bir kitaba (Prof.Dr. Abdurrahman Küçük beyefendinin “DÖNMELER (SABATAYİSTLER) TARİHİ” adlı eserinin “Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 5. Baskısının 459. sayfasındaki 137 numaralı dipnot) kaynak haline gelmiş olması bırakın işin insanî ya da İslâmî boyutunu ilmîlik adına yeterince büyük bir sıkıntıdır. Hele bir de bu sözümona “ilmî”(!) kitabı kaynak almaya kalkışacak olan başka ilmî çalışmaları düşünecek olursak hakîkat tahrîfâtının nelere yol açabileceği hangi boyutlara tırmanabileceği gerçekten de tek kelimeyle tüyler ürpertici boyutuyla ortaya çıkar. Bu korkunç ve iğrenç fitnenin bu dünyâda olmasa bile Huzûr-u İlâhî’de sorulacak ve de verilmesi gereken hesabı olacağı da kuşkusuzdur. Bir de Mahmut Çetin adında bir zâtın “Teyze ile Prenses” adında bir kitabı var. Aslında o kitapta bütün bu yazdıklarım yer alıyor – Mahmut Çetin bey de zâten benim bir önceki internet sitemden olduğu gibi “alıntılamış” bu bilgileri. Bir de rahmetli anneannem Âdile Hâlid Erman hanımefendinin “Oma…” adıyla yayımladığım hâtıratından ve gazetlerde/mecmualarda benimle yapılmış röportajlardan hakkımda yazılmış yazılardan istifâde etmiş. “Ameller niyetlere göredir” Hadîs-i Şerîf’inin değişik bir tecellîsi olarak maksat/niyet birinin imânındaki/Müslümanlığındaki samîmîyetine dâir kuşku uyandırmak onu Mü’min ve de Mü’mine Müslüman kardeşlerinin gözünde en hafifinden küçük düşürmek en ağırından ise neredeyse -Hak Te’âlâ azze ve celle muhafaza etsin! Hâşâ!- “münâfık” ilân edebilmek olunca hep bir çarpıklık aranır hayatında sözlerinde amellerinde. Mahmut Çetin bey de aynen bunu yapmış hep bir çarpıklık arayıp durmuş derleyip topladığı bilgilerin içinde. Bulduğu yegâne kendi ifâdesiyle “zıtlık” bir yerde rahmetli anneannemin bir Hristiyan olarak yaşadığını Müslüman olmadığını beyân etmiş olmam ama daha sonra bu ifâdemi düzelterek vefâtından kısa bir süre evvel Kelime-i Şahâdet getirmiş dolayısıyla da Müslime olarak son nefesini vermiş olduğunu beyân etmiş olmamdır. Doğru ilk bakışta bu bir “zıtlık”tır. Ama Mahmut Çetin bey gibi bir “Araştırmacı-Yazar”(!) ve/veya “Araştırmacı-Gazeteci”(!)nin eğer niyeti iyi yani maksadı hakîkati ortaya koymaksa bu beyânâtın henüz hayatta ve ulaşılabilir olan sahibine ulaşıp “Bu işin aslı-astarı nedir?” diye sorması gerekmez miydi? “Araştırmacı-Yazar”(!) ve/veya “Araştırmacı-Gazeteci”(!) gibi tumturaklı ve de iddialı bir sıfatı taşıyabilmenin asgarî şartı bu değil midir? Beyânım benimle röportaj yapan zât tarafından yanlış anlaşılmış/aktarılmış olamaz mı? Ya da ben bu bilgiyi daha sonra öğrenmiş olamaz mıyım? Sözgelimi 11.02.1996 tarihli ZAMAN gazetesinde yer alan röportajımda röportajı yapan gazeteci kardeşim Eyüp Can baba tarafımdan merhûm dedem Ahmed Refik Noyan hakkında yanlış bir bilgi aktarmış. Ben merhûm Ahmed Refik dedem hakkında “ehl-i tarîktir Mevlevî’dir” demişim (s.102). Sözkonusu olan annemin dedesinin babası merhûm Mehmed Hâlid Bey’dir. Mevlevî meşreb olan oydu! Bir röportajda bantların kaydında da sıkıntılar olur “deşifre”lerinde de. Dolayısıyla bazı bilgiler/ifâdeler bantlar yazıya döküldüğünde yanlış akseder/aksedebilir. Ama dedim ya niyet bellidir! Mahmut Çetin bey o kadar heveslidir ki fakîrin ille de Dönme/Sabetaycı olduğunu bir şekilde isbât etmeye rahmetli anneannemin kirada oturduğu evin sahibinin Dönme/Sabetaycı olmasını bile gizli tutulmaya çalışılan bir delil kabûl eder: “Bildiğimiz kadarıyla Sabetaycılar köken ve kimlik bilgilerini toplum önünde açıklama istemiyorlar. Engin Noyan’ın anneannesi Adele Erman’ın hatırat kitabı Oma’da Sabetaycılık dolaylı olarak yer almaktadır.” (s.121). Breh breh breh! Bu öküz altında bile değil traktör altında buzağı aramak ve oraya her nedense bir şekilde saklanıvermiş bir buzağı bulunca da traktörün o garip buzağının gayr-i meşrû babası olduğunu ilân etmek kadar abes bir şeydir! “Keskin hafiye” Mahmut Çetin beyin bir başka tesbîti de fakîrin Türk’lüğüyle alâkalı: “Noyan hidayete erme süreci içinde kendisiyle yapılan bir konuşmada ‘Ben bir Türk’üm dersem bana gülerler’ derken sonradan Türk’lük vurgusu yapma gereği duyar: ‘Biz Osmanlı’nın torunlarıyız bu topraklarda yaşayan herkesin kendisini böyle tanımlaması gerekiyor. Etnik kimlik ancak alt kimlik olabilir… Ben bir Türk’üm dersem Uygur veya Türkmen bana güler. Türkiye’deki her grubun kökeni karmakarışıktır. Ama herkes Osmanlı’dır bu ülkede.” (s.122). Erzurum A.Ü. Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü mezunu olan “keskin hafiye”miz Türkçe’den öylesine bî-haber ki fakîrin Türk’lük değil Osmanlılık vurgusu yaptığını bile anlayamıyor. Kaldı ki Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle hidâyetiyle şereflenip Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz etmiş bir kimse artık yalnızca Müslümandır – onda soy-sop ırk kavmî mensûbiyyet artık asla aranmaz/aranamaz. Nitekim şerefli ecdâdımız Osmanlı’da da nüfus tezkereleri “kavim” değil “millet” yani bugünkü mânâsıyla “din” esâsına göre düzenlenmiştir. “Muhammedî olunmadan Mü’min Müslüman olunmaz! ” demişti hayatımda tanımakla şereflendiğim en hâlis Mü’min Müslümanlardan olan bir zât-ı mubârek – Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle rahmeti üzerine olsun. “Muhammedî” yani Muazzez Peygamberimizin (s.a.v.) örnekliği esâs alan bir tavır içinde olabilmek öyle her babayiğidin harcı değildir. Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle hidâyetiyle şereflenip Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz etmiş bir kimseyi câhiliye döneminde yapıp ettikleriyle bunlar Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle dîni İslâm’a göre günah hatta haram olan şeyler dahi olsalar değil suçlamak/yargılamak ayıplamak hatta yüzlemek bile ağır bir günahtır. Dolayısıyla sahih “Muhammedî Edeb” böyle bir tavrın en incecik bir gölgesine dahi rastlamak mümkün değildir! Nitekim Hâlid bin Velîd (r.a.) hazretlerinin câhiliyesinde Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle dîni İslâm’a ve Muazzez Peygamberimize (s.a.v.) karşı kaldırdığı ve nice sahâbî efendimizi şehîd ettiği keskin kılıcı Kelime-i Tevhîd ve de Kelime-i Şahâdet’i bütün kalbiyle telâffuz ettikten hemen sonra Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle dîni İslâm’ın hizmetine girip o’na o muhteşem “Seyfullâh” sıfatı lâyık görüldüğünde en başta Muazzez Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere sahâbî efendilerimizden hiçbiri hatta en yakını en sevdiği onun eliyle şehîd edilmiş olsa dahi Hâlid bin Velîd (r.a.) hazretlerini karanlık geçmişinde/câhiliyesinde yaptıklarından dolayı hesâba çekmedi kınamadı bile! Ama mahzûn ve de mazlûm memleketimizin Müslümanları arasında “Muhammedî Edeb”den bir türlü nasîbdâr olamamış öyle bir gürûh vardır ki bunlar Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın azze ve celle dîni İslâm’ı ancak atadan tevârüs edilen/edilebilen bir tür –hâşâ!- “mîrî mal” zannederler. Bu sapkın zannları onları şımarık görgüsüz ve de alabildiğine bencil mirasyedilere has zilletin içine boğazlarına kadar gömmüştür ama bunun farkında bile değildirler. Ve yine bu sapkın zannları yüzünden hayatlarının belli bir aşamasından sonra bi-iznillâh hidâyet nasîb olup Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın celle celâluhu dîni İslâm’la şereflenen herkesten âdetâ nefret ederler. Hasedle bakarlar onlara. Sindikleri karanlık köşelerinden Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın celle celâluhu dîni İslâm’la şereflenmiş olanlarda ille de birtakım eksiklikler/hatâlar bulmaya çalışırlar. Ama Mü’min ve de Mü’mine Müslümanlara has Muhammedî bir yaklaşım ve hâlis niyetle o eksikleri/hatâları gidermek yerine onların üstüne üstüne gidip kendi zavallı kısır akıllarınca ve de karanlık meşreblerince tahkîr etmeye bayılırlar! Mahmut Çetin beyin fakîri tahkîr bâbında mehaz gösterdiği kişilerden biri de edebsizliği ile meşhûr Fatih Altaylı’dır. Hani tıpkı o şerefli ecdâdımızın “Şıracının şâhidi bozacı” hikmetli deyimi gibi. Fatih Altaylı nâm edebsiz müfterî 11.12.2000 tarihli HÜRRİYET gazetesinde yer alan “Engin Noyan diye biri” adlı yazısında şöyle bir yalan söylüyor: ENGİN Noyan adında yeni bir ‘‘medya starı’’ türemek üzere. Yıllarca barlarda çaldı. Hatta bir ara bar işletti. Sonra televizyonlara program yaptı. Reyting alamayınca reyting derdi olmayan cemaat kanallarına geçti. Önce Samanyolu şimdi de galiba Kanal 7'de. Bir garip adamdı. Bir aralar Hıristiyan gibiydi. Sonra Museviliğe merak sardı. Şimdi Müslüman. Eşi Eser Noyan'ı bırakmış kendisi gibi doğru yolu sonradan bulmuş bir genç kadınla beraber yaşıyormuş. Herhalde imam nikâhı yapmıştır. Bu Engin Noyan'ı birkaç kere görmüştüm. Yanında şirin bir çocuk olan oğlu vardı. Fakat Türkiye'de yaşayan Türkiye'de çalışan bu adamın çocuğu Türkçe bilmiyordu. Çünkü babası ve annesi çocukla hiç ama hiç Türkçe konuşmuyordu. Ben bunu bilmediğim için çocuğa Türkçe bir şeyler sormuştum çocuk da bön bön bana bakmıştı. Sonra birisi Engin Noyan'ın Türkleri ve Türkçe'yi çok avam bulduğunu bu yüzden oğluna Batı kültürü vermek için sadece Almanca ve İngilizce konuşup öğrettiğini Türk kültüründen etkilenmesini istemediğini söylemişti. Engin Noyan şimdi çocuklarıyla Arapça mı konuşuyor doğrusu merak ediyorum! Bu yazı internette dolanıp duruyor. Gelelim işin aslına: Oğlum Eren Noyan birçok emsâli ve benim gibi Türkçe ve Almanca olmak kaydıyla iki lisanlı olarak büyümüştür. Bu imkânı olan herkese tavsiye ettiğim bir şeydir. Eren efendi her iki lisanı da hâl-i nhazırda iyi bilir ve Türkçe’ye olan hâkimiyeti en başta edebsiz müfterî Fatih Altaylı olmak üzere gaztelerde köşe yazarı olarak boy gösteren nice kişiden kıyâs edilemeyecek kadar fazladır. Onun on küsur yaşlarında hâkim olduğu Türkçe lûgatın yarısına edebsiz müfterî Fatih Altaylı bugün bile hâkim değildir. Nitekim oğlumun şu sırada yazmakta olduğu roman piyasaya çıktığında buna herkes şâhit olacaktır. Ama edebsiz müfterî Fatih Altaylı o zaman o iğrenç iftiradan dolayı utanır ve kendisinden özür diler mi onu bilemem! Mensûbu olduğu o Tuhaf Gürûh genellikle öyle bir medenî cesaret ve ahlâkî seviyeden yoksundur zira. Tarihin şu garip cilvesine bakın ki edebsiz müfterî Fatih Altaylı’nın bu iğrenç yalanı ortaya hayâsızca saldığı günlerde ben oğlum Eren efendiyle birlikte STV’de “TÜRK”ÇE KONUŞACAKSAK TÜRKÇE KONUŞALIM! adlı bir kampanya başlatmıştım. O günlerde daha sonra çok örnek alınan bir “ilk”ti bu kampanya. Belgeleri ortadadır! Edebsiz müfterî Fatih Altaylı yalanını Türkçe dışında hiçbir yabancı lisan bilmeyen Eser Noyan hanımefendiyi de oğlumuz Eren efendiyle Türkçe konuşmamakla itham edebilecek kadar ileri götürmekten hiç çekinmemiş! Ben hayatımda edebsiz müfterî Fatih Altaylı’yı hiç yakından görmedim – görseydim o Rabbiyessir’i silinmiş çehreyle yüzyüze geldiğim ânı unutmazdım! Ama edebsiz yalancı ve müfterî: “Ben bunu bilmediğim için çocuğa Türkçe bir şeyler sormuştum çocuk da bön bön bana bakmıştı” diye tamamen hilâf-ı hakîkat bir iddiada bulunuyor/bulunabiliyor rahatlıkla. Muhterem oğlumu da böyle edebsizce bir yakıştırmadan tenzîh ederim. “Bön bakış”la hepimiz TEKE TEK programında tanıştık. Diyelim ki benim hâfızam zayıf ve edebsiz müfterî Fatih Altaylı gerçekten de oğlumla karşılaşıp ona Türkçe birşeyler sordu oğlum da ona şaşkın şaşkın baktı: oğlumun şaşkınlığının sebebi ya sorulan suâlin zırvalığı ya da edebsiz müfterî Fatih Altaylı’nın ifâdesinin ve telâffuzun bozukluğu dillere destan olan berbat Türkçe’sidir – bundan hiç kuşkunuz olmasın! “Sonra birisi Engin Noyan'ın Türkleri ve Türkçe'yi çok avam bulduğunu bu yüzden oğluna Batı kültürü vermek için sadece Almanca ve İngilizce konuşup öğrettiğini Türk kültüründen etkilenmesini istemediğini söylemişti” diye hiç utanmadan/sıkılmadan devam ediyor edebsiz müfterî Fatih Altaylı mesnedsiz ithamlarına. Şerefli ecdâdımızın “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz!” diye pek hikmetli bir sözü vardır. Yaptığım işler söylediğim sözler ortadadır elhamdulillâh! “Engin Noyan şimdi çocuklarıyla Arapça mı konuşuyor doğrusu merak ediyorum!”suâlini de havada bırakmayayım edebsiz müfterî Fatih Altaylı’nın: Çocuklarımla her zaman olduğu gibi Türkçe konuşuyorum hem de en kalitelisinden. Ve inşaallah torunlarımla da Türkçe konuşmaya devam edeceğim ömrüm yettiği sürece!